2 günlüğüne İğneada’ya kaçalım diyoruz. O güzelim yolları, Longoz ormanını, doğayı bir başka yazıda anlatayım da önce kahvaltı için muazzam bir mekandan başlayayım anlatmaya istedim. İğneada küçücük sevimli bir köy. Şöyle doğanın içinde kahvaltı yapmak istiyor insan ama eh pek fazla da yer yok. İnternetten araştırıp Limanköy’deki Uğur’un Yeri Lezzet Limanı’nı buluyorum. (Kafe Limanköy olarak da geçiyor.) Limanköy, İğneada’ya 5 km uzaklıkta. Sabah 9’da koyuluyoruz yola inşallah açıktır diyerekten. Köyün içinde, muazzam yeşilliklerin ortasında buluyoruz aradığımız yeri. Açık olmak ne kelime, masaların yarısı dolmuş bile!

Menü falan yok, sipariş almak da yok. Hemen başlıyorlar masayı donatmaya. Envai çeşit peynirler, yeşillikler özenle hazırlanmış tabaklarda sunuluyor. Geldikçe geliyor. Lorlu biber kavurması, kahvaltılık salça, çırpılmış yumurta, sucuk, yumurtalı ekmek ve reçel tabağı. Bir de dumanı üzerinde güveç kabında gelen birşey var. Ne olduğunu soruyoruz. “Şefimiz Uğur Bey’in spesiyeli Uğurbeğendi” diyorlar. Domates, biber ve kaşar güveç kabında harmanlanarak fırınlanmış. Lezzetlere doyamıyoruz.

Az sonra masamıza bir bey yaklaşıyor. “Uğur Bey siz misiniz” diye soruyoruz. Gülerek, “Evet, ben Uğur, köyün delisi. Buranın hem işletmecisi hem de şefi” diye tanıtıyor kendisini. “Umarım herşeyden memnunsunuzdur. Kahvaltı mutlu insanların hak ettiği bir öğündür.” diye de ekliyor. Hemen arkamızda kalp şeklindeki tahtanın içine de yazılmış, mekanın sloganı olmuş adeta 🙂 Kalkıp biraz fotoğraf çekiyorum.

Yumurtalı ekmeğimin yarısını tuzlular ile yiyorum, yarısını ise güzelim reçellere saklıyorum. Tatlı faslına geçmeden dışarıya bir sigara içmeye çıkıyoruz. Tüm masalar dolmuş, çalışanlar hızlı hızlı servis yapıyorlar. Masaya dönüyoruz, bir de ne göreyim masa bomboş, yumurtalı ekmeğim de reçeller de gitmiş! Koşa koşa servis yapılan yere gidiyorum, oh neyse ki bizim tabaklar orda, henüz kaldırılmamış. “Biz devam ediyorduk da, yumurtalı ekmeğim ile reçelleri alabilir miyim” diyorum. Öyle mahçup oluyorlar ki, “Servisi hemen toplamaya o kadar alışmışız ki kusura bakmayın. Hiç olur mu öyle, size yenisini kızartalım hemen” diyorlar. İşte birazdan sıcak yumurtalı ekmeğim ve reçeller tekrar masada 🙂 Ayva, kivi, çilek, yeşil domates… Ama en müthişi süt reçeli! “Köy kahvaltısı deyip nutella dayayan müesseselere isyanımdır süt reçeli. Hangi köyde kahvaltıda nutella yeniyor? Şu reçellerin hepsini burada yapıyoruz.” diyor Uğur Bey. Muazzam bir lezzet!

Nihayet reçel tabaklarına da veda ediyoruz ve kahve sipariş ediyoruz. Kahveyi kumda pişiriyolar. Yine harika bir sunumla geliyor.

O kadar çok seviyoruz ki Uğur’un Yeri’ni, ertesi sabah yine geliyoruz. Öyle ya, bir daha böyle güzel kahvaltıyı İstanbul’da nerede bulacağız. Bu defa kahvelerimizi Uğur Bey’le birlikte içiyoruz. Bir önceki günden beri meraktayım “Beyaz yakalı geçmişiniz var mı?” diye soruyorum öyle olduğunu tahmin ederek nedense. Yine gülerek “Yok.” diyor. “Ben İstanbul’da falan yaşayamam. Sizler nasıl yaşıyorsunuz? Her daim stres, insanlar çıldırmış gibi. Üniversiteyi bile orada okumaya niyetlenmedim. Edirne üniversitesine gidiyordum ama bana göre olmadığını anlayıp 1. yıl sonunda ayrıldım. Benim yerim burası, ailemin yanı. Şehirdeki çocuklar hiçbir şey yaşayamadan büyüyorlar. İnanır mısınız buraya gelip şu ortadaki sobaya odun atabilmek için sıraya giriyorlar. ” diye devam ediyor. Ah aaaah, tam da İstanbul’da neden yaşıyorum diye sorgulamalarımın doruğa ulaştığı günlerde söylenecek şeyler mi bunlar bana? Gel de şimdi bütün İstanbul yolunda düşünmeden dur 🙂

Kahvelerimiz bitiyor. Gidesimiz hiç yok ama yazın tekrar gelmek üzere Uğur Bey’e ve İğneada’ya veda ederek yola koyuluyoruz. Neyse ki bir süre muhteşem bir doğanın içinde yol alacağımızı bilmek oldukça güzel bir duygu…